31 Aralık 2010 Cuma

yeniyılyeniyılyeniyılyenibizlerekutluolsun. lkjgfdşlgkdşflg

2005-2006ya kadar her yılbaşım aynıydı.
Kuzenlerim Cansu ve Cemal bize gelir, Cansumla çılgın makyajlar yapar saçlarımızı da yapar tüm gece ne kadar eğlenebilirsek eğlenirdik. Evde yılbaşı eğlencesi kısıtlı malum.
2007e girdiğimiz sene ise amcam sırtında bir çuval üzerinde Noel Baba kıyafetleriyle eve gelmişti.! O sırada okey oynayan biz şaşkınlıkla ne yapacağımızı bilememiştik. Düşünsenize kapıyı açıyorsun Noel Baba. Çocukluk hayalim gerçek olmuştu lan ! fdşlgkdşlgkd
2008e girdiğimiz yıl ise daha daha güzeldi. Her sene olduğu gibi annem gene yılbaşı sofrasını en mükemmel haliyle kurmuştu. Bitanecik kuzen Cansu ve son yıllarda eskisi kadar görüşemediğim guduğum Tuğçemde gelmişti. Eve gizliden sokulmuş biralar (gençtik ve eve sadece bira sokabildiğimiz zamanlardı, lanet. ) bağıra bağıra söylenen şarkılar hediye vermeceler almacalar derken kapıya Tuğçemin ailesi, Ayşe Teyzem ve Yalçın amcam gelip bizimkilerden izin alıp kaçırmışlardı bizi. Arabayla boğaz turu derken yeni yıla Boğaziçi Köprüsünde girmiştik. fdjbgdşlfkdşlfk (sanırım o yüzden bütün bi yılı yollarda geçirdim.dglkşfkglşkg) Gecenin 4inde eve gelmiş sabah 7de işe gitmiştim. Hey gidi hey.
2009a girdiğimiz yılbaşında ise o kadar çok istememe rağmen okulda arkadaşlarımla kalamamış ailemle birlikte girmiştim gene yeni yıla. Cidden 2009a nasıl girdik neler oldu hiç hatırlamıyorum. Oha çok entresan.
2010a girdiğimiz yılbaşı ise gerçekten özeldi. Güzeldi. Onunlaydık. Eğleniyorduk. Gülüyorduk.
Ve geldik bu seneye. Bu sene en plansız senem sanırım. Meleğim kaçırabilirse beni onlara gidicem.
Geride bıraktığım seneye bakınca genel hatlarıyla zihnimde "evet o gün yılın en güzel günüydü." benim için diyebileceğim bir gün yok sanırım. Evet bir çok şey oldu benim için ama diyorum ya önceki yıllara oranla o "özel gün" olmadı. En en önemlisi olsa olsa benim için mezuniyetti.

Velhasıl, 2011in önce bana sonra da sizlere ne istiyorsanız ne arzuluyorsanız onu getirmesini istiyorum. üst üstte 20tane kırmızı don giymişcesine güzel bir sene geçirmenizi dilerim.
Ha unutmadan yeni yılda bol aşk, çokça olay, bir sürü dedikodu akabindeyse sağlık ve huzur diliyorum bir de. (:

Şimdiden MUTLU YILLAR ! (:

22 Aralık 2010 Çarşamba

Blogum 2.yaşını kutluyor! (:

Blogumun 2.yaşı olmuş vay be diyorum sayın seyirciler. Nice beraber 2.yaşlara o zaman. (:

Yeni işe başladığımdan beri burayı fazla boşladım. Bendeki şans işte, işe başladığımın 2.günü bir kampanya başlattık. Sadece 2 gün geçerli olan kampanya yüzünden telefonlar kitlendi. Hala daha o kampanya ile gelen öğrencilerle ilgileniyorum. Yoğunluk ki ne yoğunluk. Eve geldiğimde üstümü çıkarmak bile bazen eziyet haline gelebiliyor.

Çalıştığım yerden bahsetmem gerekiyor gibi hissediyorum. Bir kaç kurumsal sorun dışında inanılmaz eğlendiğim bir yer.
Bütik bir dershane ile dil okulu aynı çatı altında. ( Firma isimlerini vermeye gerek görmüyorum. Butik dershanemizin fiyatının uçubik olduğunu düşündüğüm için)
Ben -bir önceki yazımda bahsetmiştim sanırım - dil okulundayım. Yabancı hocalar, yetişkin öğrenciler ve kuzenimle gayet iyi bir ortamamımız var. Kuzenimle tabii ki iş zamanı profesyonelliği elden bırakmıyoruz, kuzen olduğumuzu kimseye hissettirmiyoruz.

Bir de öğretmenlerimiz ve çalışanlarımız var kii SÜPERLER !

Olası bir takip edilme durumuna önlem olarak isimlerini yazmayacağım.
Mesela çıtır kendisi dershane kısmının eğitim danışmanı, çok tatlı bir hatun.
Sonrasında Ali Ağaoğlu kıvamında "yaptım olacak" mottosunu benimsemiş br coğrafya hocamız var hmmm ona da geoit diyelim.
Fizikçimiz var bi tane sürekli, "Allah onunda belasını kaldırsın." diyo komik bir ses tonuyla ( şimdi size böyle diyince komik gelmemiştir ama biz cidden gülüyoruz. Komik çünkü lan ! ) onabay fizik diyebiliriz.
Çılgın bir kimyacımız, tonton bir edebiyatçımız, sayısını hala çözmediğim matematik hocalarımız, sessiz sakin bir tarihçimiz, ingilizce hocalarımız derken baya bir kalabalığız aslında. Hepsine tek tek nick vermeye çok üşendim be. Konu onlara gelirse nick verip anlatırım.

He bir de her an yanımda olan Sev var ki o olmasa zaten burayı hiç çekebileceğimi sanmıyorum.

Size, "olm burada bi hoca var dibim düşüyor ya çok tatlı." demeyi çok isterdim. Belki düne kadar derdim -evet beğendiğim, ayılıp bayıldığım biri vardı- sonrasında ufak bir silkelenme ile kendime geldim. Her ne kadar beğenmiş olsam da sevgilisi var. Kendimi hatunun yerine koyunca dedim lan sed tamam saçmalama.
Hem zaten burada duygusal ilişkilere yer yok.
İzin olsa da adam akıllı kimse yok.
Tamam benimkisi göz tiryakiliği ama işte. Neyse. Bögüğ. Şansıma edeyim. :(

Blogun 2.yaşı için yazı girmeye yeltenip anca bu kadar saçmalanabilir bence.
Tamam susuyorum ve işimin başına dönüyorum.


p.s . ilim irfan yuvasında çalıştığımdan mıdır nedir, bir sakinlik bir sukunet indi bana. Hayırlara vesile.


öpcükler. Sed.

2 Aralık 2010 Perşembe

oldu oldu ! (:

Pazartesi günkü yazımda bahsetmiştim iş görüşmesinden. Heh işte haber geldi ve o iş oldu. Bir dil okulunda eğitim danışmanlığı. Oradan bakılınca çok havalı di mi ? Ya da benim beceremeyeceğim tarzda bir iş gibi gözüküyor sanırım. Ama yok sandığınız gibi değil. Tam da cuk diye bana oturan, yapabileceğim bir iş.
Bugün gerekli evrakları toparladım. Bir tane eksiğim kaldı; sabıka kaydı. Onu da yarın halledeceğim bugün inanılmaz yoruldum gidemedim.
Yarın, ctesi ve pazar da şimdi ki işime devam edicem. Onları birden pat diye bırakmak olmazdı. Pazartesi de yeni iş. Hiç dinlenmeden. Neyse artık.

Yeni bir iş, yeni bir aşk...
diye devam ediyordu di mi şarkı ? İş kısmı tamam bir de aşk kısmını da tamamlarsam süper olacak sanırım.


29 Kasım 2010 Pazartesi

pazarteesi

Fazla boşladım buraları dimi ?
Kendimce sebeplerim var ama. Vallahi.
Öncelikle iş güç cidden yorucu geçiyor. Bu tanıtım olayları, her gün başka bir yerde olmacalar falan eğlenceli olabildiği kadar yorucu da olabiliyormuş.
Hiç bir değişiklik yok hayatımda.
Hatta yaptığım şeyler bile o kadar monoton ki.
Yorgun olmadığım zamanlar kitap okuyorum biraz daha iyi olduğumda film izliyorum.
Mesaj attığım insanlar aynı.
Vakitsizlikten resmen sadece iş arkadaşlarımla telefon görüşmesi yapıyorum.
İlk tanıştığım zamanlar kendi depresyonumla kafasını şişirdiğim süper sonik adamın benden kaçmasını izliyorum bir de. "özel bir arkadaşım."

Bugünün olayı ise iş görüşmesine gidicek olmam. Eğer olursa bu iş süper olur diye düşünüyorum. Hadi bakalım hayırlısı.

Daha az yorgun, daha çok yazmaya değer şeyler olduğunda döneceğim.

Herkese iyi haftalar.! (:

4 Kasım 2010 Perşembe

David Nicholls - Bir Gün.


Blog'ta hiç öyle okuduğum kitaplarla ilgili yazı girmedim. Ama bu kitapla ilgili bir kaç satır bir şeyler paylaşmazsam haksızlık edeceğimi düşündüm.
Kitapçılarda ömrümü geçirebilecek bir potansiyel var ben de kitap almasam bile onca kitabın arasında girip huzur bulup geri çıkıyorum. Benim de meditasyon şeklim bu sanırım. Bu kitabı almadan önce hiç bir bilgim hakkında okuduğum en ufak bir yazı bile yoktu. Kitapçı amcanın şu sıra çok sattığını söylemesi üzerine atlamış bulundum. En fazla iş seyahatinde canım sıkıldıkça bakarım diyordum ki kitap beni alıp götürdü. Ya ben psikolojik olarak iyi değilim ya da bu kitap cidden fazla duygusal. Neyse bu kadar "ben" yeter kitap hakkında konuşayım.

Emma ve Dexter üniversiteden mezun oldukları gece tanışıyorlar ve sabah ikisinin de gideceği yol bambaşkadır. Emma biraz daha idealist ama tam olarak ne yapmak istediğini bilmeyen; mutsuzluktan mutlu olan kızımız. Dexter ise kendini bulabilmek adına ülke ülke dolaşacağını söyleyen uçarı oğlumuz.
olaylar 1988 Temmuzunda başlıyor ve 2007 Temmuzuna kadar devam ediyor. Her yılla ilgili sadece bir gün anlatılıyor : 15 Temmuz. olay örgüsü o kadar hoş ki 1 senelik boşlukta neler olduğunu anlatan ufak ipucular veriyor yazar. (devamı için okuyun aaa. )
Kitabın kalınlığına, aşk romanı diye görüntüsüne aldanmayın su gibi akıp gidiyor.
Geç kalmışlıkların insanların kafasına ne kadar sonra dank ettiğinin, hayatı hep 20li yaşlardan ibaret sandığımızın ama aslında öyle olmadığını çat diye yüzünüze vuran bir kitap. İçimizden gelenleri yaparken bencilliğimizin nelere mal olduğunu, bazen de içimizden gelenleri yapmak için ne kadar geç kaldığımızı gösteriyor.

Bu kadar konuşma yeter sanırım. Okursanız bir şey kaybedeceğinizi düşünmüyorum.

"Bütün hayatınızı, aradığınızın tam önünüzde olduğunu fark etmeden yaşabilirsiniz."

2 Kasım 2010 Salı

ölmedim !

Az daha yazmasam bir ayı deviriyormuşum lan.

Selamlar efenim. İş-güç, iş seyahati derken buraları ve twitteri fazlasıyla boşladığımın farkındayım. Aslına bakarsak hayatı boşladım desem yalan olmaz sanırım. İş için gittiğim Ankara ( ki üzgünüm ama beğenemedim Ankara'yı, 7.caddesi hoştu sadece.) ve İzmir ( İzmir ! Yazın kesinlikle gideceğim hatta ileri ki yıllarda yaşayacağım yer ! ) kafamın dağılmasına sebep oldu. Eh iyi de oldu. Resimlerle anlatmak isterdim Ankara ve İzmir'de yaşadıklarımı lakin iş için o kadar çok fotoğrafım çekildi ki (hayır sandığınız gibi değil poz vermedim, modellik yapmadım.) ekstradan fotoğraf çekmek benim için eziyet gibi geldi. (Depresyondan kurtulamadığımın göstergesi sanırım bu)

İzmir'de olan İzmir'de kalır ayrıca.

Kafamı ve kelimeleri toparladığım anda tekrar olmam gereken yerde, burada olacağım.

Herkese iyi haftalar ! (:

8 Ekim 2010 Cuma

Closer


Closer'ı izlememiş olsa da Damiren Rice'n Blower's Daughter'ı dinlememiş yoktur heralde di mi ?

Şu ara tekrar tekrar aklıma gelen şarkılar ve filmler var. Şarkıların başında Şebnem Ferah Ateşe Yakın var. Sonrasında bu. Sonrasında dedim ki aaa ben blogta Closer'ı anlatmamışım. Ne zamandır blogta film yazısı da girmemiştim zaten bahane oldu.

Filmleri irdeleyerek düşünerek izleyenlerdenseniz ise bu filmi izlerken baya zorlanabilirsiniz. Ya da ben ilişkiler konusuda her zaman fazla kafa patladan biri olduğum için çok takmıştım bilemiyorum. Filmde "ötekiler" konusu çok güzel anlatılıyor. Aldatma karşı tarafın tutumu iki ilişki üzerinde bir güzel gözlemleniyor. Yine de ben Larry olsam beni aldatan biri için bu kadar kendimi yırtar mıydım bilemiyorum. Alice yerinde olsam beni aldatan bir adamı daha sonra tekrar affeder miydim bilemiyorum.


3 Ekim 2010 Pazar

Pucca ve Sami Hazinses'in kitapları ~ Geç kalmış yazı

Öncelikle itiraf edeyim Pucca'nın kitabını geç almamın bi sebebi belki not bıraktığı kitaplardan birini bulurum düşüncesiydi. Olmadı.

2010 yazının en bomba olaylarından biriydi bloggerların kitap çıkarıcak olması. Dizüstü edebiyat çok iyi bir şeye el attı. Neyse gelelim nacizane yorumlarıma.
Kitapları okuma sıramla yorumliim.

Küçük Aptalın Büyük Dünyası - Pucca Günlük : Blogunun aynısını kitaba yansıtmış diyenlere kızdım açıkcası. Sanki hatun hiç bir ekleme düzeltme yapmamış gibi konuşmaları hoş değil. Bir emek var ortada. Okumaya başladığımda pamuktan yeni ayrıldığım için çoğunlukla beni ağlattı itiraf edeyim. Hele hele bir sayfa var ki. Cidden okurken baya baya böğüre böğüre ağladım. Ama öyle bir kitap ki genel olarak "oha ne kadar haklı, oha bak bunu ben düşünememiştim." vs gibi tepkilerim oldu. Öğüt olarak aldım bir çok şeyi. Kim ne derse desin ben ikinci kitabı da istiyorum.

Piç Güveysinden Hallice : Bu kitapta da çoğunlukla gülmekten kitabı elimden bıraktım. Derin düşüncelere saldı beni kitap. Sevgilisinden yeni ayrılanlar varsa okumaması gereken kitaplardan biri daha bu bence. Abartıyorsun demeyin bana. Bana her kızın ya da erkeğin hayatında bir Hüsnü'lük dönemi var ben buna inanıyorum. Tam belki en yakın arkadaşına değil ama bu kadar derin bi platonik aşk yaşayıp, her gün nasıl açılsam nasıl konuşsam acaba diye düşünmedim hiç platonik aşık olmadım diyen yoktur bence. Varsa da yalancıdır. Hüsnü kitabında hepimizin yaşadığı o şeyi o kadar güzel anlatmış ki. Okuyun.

Sırada Onur Gökşen'in kitabı var. Yamulmuyorsam bu ay başı çıktı. Daha almak okumak nasip olmadı ama serinin 3.kitabı hakkında da çok güzel yorumlar alıyorum.

Hadi durmayın siz de okuyun.
Öperim efenim.



p.s : bu yazı cidden fazla geçikti yetmediği gibi bir de yarım kaldı 2 gün bekledi. :(


29 Eylül 2010 Çarşamba

hey.

Selam !
Bayadır boşladım buraları biliyorum.
Hastalıktı, depresyondu (jfkdhgkdfnjg) derken anca. Kısa kısa hepsinden bahsetmek gerekirse,

-Hastalık, geçen hafta salı sabahı, sabahın 6sında hayatımdaki en kötü ağrıları acıları çekip doktora gitmemek için 6 saat direnip sonrasında kendimi doktora attım. Doktor fobisi olan biri için cidden zor bi gündü. Serum ve tahlil konusunda ısrarcı ben ilaçları alıp paşa paşa evimin yolunu tuttum. Ortalıkta salgın varmış bu arada. Midenizde ağrı, vücudunuzda uyuşma, sürekli kusma halindeyseniz gidin doktora. Bir haftadır ben anca düzelebildim. Adam akıllı anca yemek yiyebiliyorum.

-Hastayken moralimi düzelten şeyler de oldu tabi. Pamuktan mesaj geldi. Belirtmeden edemicem.

-PuCCa ve Sami Hazinses'in kitaplarını sonunda aldım bitirdim. Bir sonraki postumda onlarla ilgili de yazıcam. ( her kitabı okuyan bi şeyler yazıyor ben de yazmazsam olmaz. )

-Çeşitli iş görüşmelerine gitmece, evde paso kitap okumaca ve bişeyler izlemekle geçiyor açıkcası günlerim.

-Sparcatus : Blood and Sand, o kadar merakla başladığım dizi her izlediğimde ben de God of War III oynama isteği yaratıyor. lfjdlkjlgjdkldg. Sağ olsun sayesinde yeterince porno izlemiş kadar da oldum. dfhdklsgjfdlkgjdf. Neyse gene de güzel tabi. O kadar kaslı adamı izleyip etrafta öyle adamlar göremeyince insan üzülüyor tabi ama.


Şimdilik bu kadar. (:

20 Eylül 2010 Pazartesi

Saat 9

Hayatım boyunca yaptığım saçmalıkların arasında, içimi boşaltmak için açtığım blogu en yakınlarımın öğrenmesini sağlamak ve daha sonrasında yeni bir blog açmamak sanırım. Ve şimdi sabahın bu saatinde bir yenisini ekliyorum ama inanın bir yerlere içimi dökmez isem sanırım ölcem. Kendimi son 10 gündür kötü hissediyordum ama bu sefer ki cidden fazla geldi.

Bu kadar kötü olmamın sebebi 2 tane peşi sıra gördüğüm rüyalar.!

Birincisinde pamuk beyimiz benim yakın bir adlandırabileceğim bir hatunla takılmaya başlıyor. Ama hepimiz şoklardayız yani hiç birimiz o hatundan öyle bi şey beklemeyiz hem benim yakın arkadaşlarımdan hem de hatunu biliyoruz. Neyse efenim bu olay benim kulağıma nasıl gittiyse yanıma meleğimi alıyorum basıp gidiyorum pamuğun evine (evi ?!). Etrafta benim kıyafetlerim var lafta onda unutmuşum hatun kişisi de bunda kalınca bunları giymesine izin vermiş ben nasıl öfkeli. Birlikte uyuduğumuz yatakta (!) uyumalarına ayrı kızıyorum benim kıyafetlerimi giymesine ayrı kızıyorum bağırıyorum ağlıyorum derken pamuk hoop kayboluyor hatun çıkıyor. Weba bildiğin gibi değil anlatayım diyor "ne diyorsun sen yelloz" diyip hatunu saç baş yoluyorum. Sonra pamuk gene ortalığa çıkıyor yakasına yapışıp ağlıyorum falan ama ne ağlama bendeki.

Sonra uyanıyorum. Bakıyorum ki bi tarafım açık değil a.k noluyor diyip bi su içip 5dk sonra uyumaya devam ediyorum.
Kahretsin ki gene rüya. Rüyanın devamımı acaba derken bu sefer ki cidden cidden çok kötüydü. Anlatmak dahi istemiyorum ama şu ara gördüğüm kabuslar arasında top 10listesinin zirvesine oturdu. Annem bana kötü bir rüya gördüysen suya anlat gibisinden bişeyler demişti dün. Öyle yaptım. Ama gel gör içimdeki o his, gözümün önünden o görüntüler çıkmıyor.

Bir eski sevgili klasiği olan, "rüyamda seni gördüm. iyi misin? " yavşaklığını da kendime yakıştıramadım, mesaj atmadım pamuğa. Ya o öyle algılamaz tabi de ne bileyim be hafız. Rahatsız etmek istemedim, hem de... Neyse. Dualarıma dualar ekliyorum son 3 saattir o iyi olsun nolur diye.

Saat 9. Herkese iyi sabahlar...

16 Eylül 2010 Perşembe

Mim ~~Mektup yazıyoruz.

Sevgili french'ten kaptığım mektup mim'ini gerçekleştireyim dedim.
Mektup yazmayı esasında çok seven biriyim. İlkokul 5'te şehir değiştiren sınf arkadaşım Aslı'mla uzun yıllar mektuplaştık. Sonrasında teknoloji ilerdi mail msn derken unuttuk bu alışkanlığımızı ama ben hala daha özel günlerde ya da içimden geldiğinde sevdiğim insanlara mektup yazma alışkanlığımı kayebetmedim. Neyse lafı uzatmadan mektuba başlayalım.

Mektup bir hafta direnip de en sonunda pazar günü ayrılma kararı aldığımız, pamuğuma.

Sevgili sevgilim. (ben hala ex olduğunu kabul edemiyorum.)
Bunca zamandır birlikte olduğumuzdan dolayı sanırım hala daha ayrıldığımıza inanamıyorum. Ama merak etme ilk günkü kadar ağlamıyorum. Hatta 2 gündür falan hiç ağlamıyorum. Alıştım mı, hayır sadece dediğim gibi ayrıldık gibi gelmiyor.

Bazen öyle bir an geliyor aha aricak mesaj atıcak diyorum elimde telefon dakikalar boyu ekrana bakıyorum. Sonra kafama bi şeyler dank ediyor. Ayrıldınız kızım ne mesajı diyorum. Kendime geliyorum.

Bazen sana kızıyorum, arkadaşken bile benden bir saat boyunca mesaj almadığında meraklanan sen nasıl oluyorda beni merak etmeden durabiliyorsun ?

Kendi hatalarımı, saçmalamalarımı, kendi başarısızlıklarımı üstüne yıkmamın salaklık olduğunu biliyorum. Kendimi toparlayacağıma dair sana söz de verdim. Bu kadar kısa zamanda düzeltmiş olamazsın diyebilirsin belki ama ben kendimdeki olumlu gelişmeyi hissediyorum.

19 ay boyunca öğrettiğin, yaşattığın o kadar çok şey var ki. Ama sabretme özelliğimi kaybettiğimi gördüm. Şimdi ben kendi kendime eskisi gibi sabretmeyi öğrenmeye gidiyorum. Ve biliyorum kendimi tanıyorum bunu tekrar başarabileceğim.

Aslında mektuba başlarken yıllar önce Aslı'ya yaptığım günü gün gün şu oldu bu oldu yazıcaktım ama oturup düşününce günlerdir hayatımda çok da alengirli bi şey olmadığını fark ettim. Sadece dün gece Sev'in doğum günüydü ve günler sonra nefesim kesilene kadar güldüm. O kadar güldükten sonra "hmmmm" diyip kaldım acaba ne yapıyorsun şu an diye sonra kendime dedim ki ne yapıyorsan yap şu an benim gülümsemi istersin her zaman istediğin gibi. Daha bir kocaman gülümsedim o zaman.

Sana verdiğim sözleri tutuyorum ben; gülümsüyorum hep, ağlamıyorum, sinirlenmiyorum, birine kızdığımda tırnaklarımı ellerime batırmıyorum ve daha bir sürü şey.

Bunu okur musun okumaz mısn bilemiyorum pamuğum ama okursan üzülme lütfen üzül diye yazmadım bunları.

Son olarak tüm kalbinle her zaman mutlu olmanı istiyorum.



p.s: Jelibon'um ruh ikizim hadi bakalım sana şutluyorum mimi. (:

11 Eylül 2010 Cumartesi

Her şey canımı yakıyor şu 3-4 gündür.
Önce kendime kızıyorum sinirlendiğim zaman gözüm hiçbir şeyi hiç kimseyi görmüyor, söylediğim lafların farkında olmuyorum diye.
Sonrada sana kızıyorum, suçumu kabul edip de düzeltmeme o kadar da izin vermediğin için.
Belirsizliğin can yakışı, bıçak yarasından bile daha fenaymış.
Eskileri düşünüp ağlamak, günler öncesindeki mesajlara bakıp üzülmek...
Gündüzleri kafamı bir şeylere verip hatırlamamaya çabalarken geceleri artık kendimi kaybetmem, canımın uzun zamandan sonra bu kadar yanması.
Seninle yaptığım herşeyi ayrı ayrı özlemem, seninle geçtiğim yerlerden sensiz geçince yaşadığım can acısı.
Düzelicek herşey, çok da iyi olacak diye kendimi telkin etmem.
Kabusun içinde gibiyim, uyanmak için seni bekliyorum.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Süper bir ilişkinin git gide dipi görmesine şahit oluyorum.
Kelimelerin, sözlerin, planların, hayallerin anlamını kaybedebileceğini öğreniyorum.
"Bilmiyorum" cevabının renksizliğini, "meşgul telefon sesinin" insanı nasıl ağlatabileceğini görüyorum.

Bu kadar sinirli, bu kadar gelecek kaygısına sahip olmasam, bu kadar sulu göz, bu kadar sert, bu kadar sözünü esirgemeyen bir insan olsaydım belki de her şey benim için güzel olabilirdi...

30 Ağustos 2010 Pazartesi

çok boşladım burayı biliyorum. Sadece kendi blogumu değil, düzenli takip ettiğim blogları bile okumaz, okumayı unutur hala geldi neden inanın ben de bilmiyorum. En yoğun zamanlarımda bile bloglara bakan ben şu son 15 gündür herşeyi inanılmaz boşladım.

Kısaca özet geçeyim bari, olur da merak eden vardır.

-hiç blogumda bahsetmedim sanırım ama dgs'ye girdim. Puanım beklediğimden düşük geldi. Özel üniversite de yazamayacağım için seneye tekrar şansımı denicem. Mutsuzum evet...

-Ailem tatilden bu akşam dönüyor. Mutluluğuma diyecek yok.

-Ailemin dönmesiyle gece eve gelmeler, kafamın estiği saatte çıkmalar, istediğim yerde kalmalar faslı da bitiyor. =/

-En önemlisi, bir tanecik ikizim Jelibon geçen gün bendeydi. Bir insanla bu kadar benzeyebilirim bence. Onunla ve konuştuklarımızla ilgili uzunca bir yazı yazıcam bir ara, söz.

-Limon Ağacı gibi kötü bir çeviriye sahip kitaptan sonra kitap okuyamaz oldum.

-Çok ergen ve çok saçma bi yazı olduğunu ben sizden daha iyi biliyorum. Öyk bu ne demeyin o yüzden. Kafamı ve cümleleri toparlayınca gene yazıcam, çooook yazıcam.



iyi haftalar !

8 Ağustos 2010 Pazar

Inception - Başlangıç










































Christopher Nolan'ın her çektiği film ayrı güzel. (Bir ara filmleri hakkında bir yazı yazsam aslında süper olur.)
Ama ama ama yeni filmi Inception (Başlangıç) süper ötesi bir film. Blogu okuyan ama filme gitmeyen arkadaşlar olduğundan (onlar kendilerini biliyor dklfsjkflsjngf) o yüzden spoiler vermeyeceğim.

Gidin izleyin. Ciddiyim. Verdiğiniz parayı sonuna kadar hak eden bir film. Normalde bu kadar iddaalı konuşmam ama uzun zamandan sonra ilk defa bir filmi izlerken sıkılmadım, bir film beni aldı götürdü. Soluksuz izledim.
Filmin benim için süprizi Ellen Page'di ayrıca. (:
Neyse efenim gidin izleyin, izletin diyorum başka da bir şey demiyorum !









5 Ağustos 2010 Perşembe

Benim güneş yanıklarım var.

Selamlar efenim size bu yazımı can acısı içerisinde yazmaktayım.
Sağ tarafım, özellikle sağ baldırım dün güneşin altında haşlandı. Evet haşlandı.

Oysa ki tek derdimiz meleğimle birlikte denize girmekti.
Belki birazcık da bronzlaşmak.
Esasında bronzlaşmayı sevmem çünkü beyaz ten seven bir insanım. 30 faktörlü koruyucum bir işe yaramadığına mı yanayım ? bir tarafımın biraz daha fazla yandığına mı ? bacaklarımın ön taraflarının kızark arka taraflarının beyaz olduğuna mı ? Oysa ki yüz üstü yattım paso !
İstanbul'da nerede denize girdin diye soranlar olursa Altın kuma gittik. Sarıyer'de inip Altın Kum otobüslerine bininiz sonra herkes bi tarafa doğru yürüyor zaten onları takip edin, bulursunuz. sfjsdlkfnsdlkf.
Ben ilk defa gittik meleğim çocukluğundan beri gidiyormuş oraya.
Hafta içi olmasının avantajı olarak çooook fazla dolu değildi. Biz saat 10 buçuk gibi gitti. Su da süperdi ama sonra insanların çoğalmasından ötürü sanırım denizde fazlasıyla parça parça yosunlar görüldü.
Sıkıldık çıktık bizde saat 3 gibi.
Meleğimin alışveriş yapması lazımdı. O halde Metrocity AVM'ye gttik millet saşkın bir halde bakıyordu. O kadar kötü bir halde miydik bilemicem. sfjslkfjskldmfsöf.
Bir mağaza çalışanının tespitine göre benim yanımda küçük tüp patlamış ! kljfsdklfmdslfm
Sonrasında eve gidip babamın beni öyle gördüğünde paniklemesi kötüydü tabii.
Gece boyu sağ baldırımın sızlaması da kötüydü.
Pantolon giyerken zorlanıyorum umarım bir kaç güne geçer acısı.
:(

27 Temmuz 2010 Salı

ne dinliyorum ? - 5 Athena

Athena'nın yeni albümü "pis"i dinlemek dün kısmetmiş.
Albümü dinlemeden önce "Serseri Mayın" adlı ilk klip parçaları zaten 3 gündür dilime dolanmıştı.
Albümü pek beğendim.Athena yıllardır ska yapıyoruz diyor ama bence bu albümde daha bir belli olmuş ne yaptıkları.
Neyse klipleriyle siz baş başa bırakayım.
p.s: klipte gözümü tırmalayan tek şey, beyaz çoraplar !


Athena - -Serseri Mayın
Yükleyen alp-11. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

internet alemindeki sülale üyeleri..

Sülalemden birileri beni internette takip etmeye sonrasında beynimi sikmeye bayılıyor.

Son olay da twitter'da yazdığım bir tweet'le ilgili yengem aradı. Bir arkadaşım söyledi dedi. İnatla o arkadaşının kim olduğunu sordum cevap vermedi arada ben kalıyorum falan dedi ama inanın bu tarz olaylardan o kadar bunaldım ki.
Bu tarz bi olay geçen sene facebook'ta pamuğumla birlikte koyduğum fotograflarla başladı. O günden sonra sülaleden (özellikle baba tarafımdan) güvenmediğim kim varsa sildim. Evet sildim. Sizinle mi uğraşacağım ben ya. Sonra da bana gelip aaa beni silmişsin dediler. Yok dedim facebook hesabımı kapattım. Evet kapattım ve bulamayacağınız bir şekilde tekrar düzenledim. Eminim göbeğiniz çatlıyor onu bulabilmek için.
Twitter'ı nasıl buldunuz bilemiyorum. Yüksek ihtimal 6senelik nick'im el verdi. Blogu bulabileceğinizi sanmıyorum açıkcası. Okursanız da çok da umurumda değil annem bile biliyor yani blogumu ve yazdıklarımı. Yaşadıklarımı yazıyorum sonuçta ve ailemden de sakladığım yok.
Daha doğrusu annem her zıkkımı biliyordu ama bu akşam ki böğürmelerim sonucunda babam da öğrendi. Lanet olsun size, sizin gibi sülük, ay bizim deli nerede ne yapıyor diye beni fellik fellik arayan insanlara. Arayın okuyun umrumda değil ama bunu bana karşı kullanma olayınızdan vazgeçin. Çocuk muyum ben ya ? Babama mı şikayet edeceksiniz ? Ah keşke etseniz. Babamın lafları benimkilerden de ağır direkt ağzınızın payını alırsınız.
Ben bunları neden yazdım. Belki okursunuz diye yazdım sevgili sedafanları. Bilip bilmeden üstünüze alınma kompleksinizden de belki vazgeçersiniz.
Twitter olayına tekrar gelirsek profili kilitlemeyi düşündüm sonra aaa bak işte bana demiş aaa bak sana demiş işte kaçıyor laflarını duymamak için yapmadım.
amma velakin nick değişikliğine gideceğim. Ya da url değişikliğine çok da ciddiyim bu sefer.
Ben sizin ne yaptığınızla zerre ilgilenmezken siz de benimle ilgilenmeyin lütfen. Çünkü sadece mide bulandırıyorsunuz. Önceden egom pompalanıyor gibi olmuştu aaa benle ilgileniyorlar demek ki bu kadar kıskanıyorlar falan diye kendimi avutuyordum ama kimsenin kalbi kırılmasın tanıdıktır ama sülaledendir bilmem ne diye ama artık sadece mide bulandırıyorsunuz o yüzden bence vazgeçin !

23 Temmuz 2010 Cuma

Geçen yazda annem tatile gidince babamla birlikte evde kalmıştım ama bu kadar sıkılmamıştım.

İki gündür internette kim dgs'de kaç net yaptı, kaç puanla neresi alıyor diye bakınıyorum.
Sınavdan çıktıktan sonra bakmicam kim ne yaptıysa yaptı dedim, kendi netlerime bakmaya çalıştığımda da soruların çoğunu hatrlamadığım için kendi netlerime de bakmadım. Lakin iki gündür neden millet ne yapmış derdine neden düştüm bilmiyorum.
Bir çok insanın netlerini şişire şişire yazıdğından fazlasıyla eminim ama kafaya çok fazla taktım.
Özel okul puanlarına ve fiyatlarına bakınca daha da canım sıkıldı.
İş başvurularında kullandığım mail adresimde olumlu ya da olumsuz bir mail göremeyince daha daha canım sıkılınca soluğu telefonda annemi ararken aldım. Telefon çıkan anneannemdi ve böğüre böğüre ağlamaya başladım. Annemden panikten beni dinleyemedi bile. Sonrasında annem aldı telefonu. Dgs'de bir bok yiyemeyeceğimden kesin bi yere yerleşemicemden sonrasında iş de bulamicamı hiç bir haltta yaramayan bir insan olduğumu, çok bunaldım hadi dışarı çıkalım diyecek arkadaş sayımın 3 olduğunu ve bu arkadaşlarımın birinin annem birinin pamuğum birinin de meleğim olmasını, meleğimin apar topar Sinop'a gittiğini, pamuğumla şu an buluşmak istemediğimi ve anneminde beni bırakıp tatillere gitmesinin beni daha çok üzdüğünü söyledim. (ciddi ciddi arkadaşım yokmuş bunu anladım... ) Anneminde akabinde hadi kalk bir kaç günlüğüne Sinop'a gel demesi beni neden daha fazla ağlattı bilemiyorum. 12 saat yoldan olabilir sanırım.
Aldığım ilaçların beni daha fazla sersemletmesinden dert yandım sonrasında sen her zaman birileriyle dışarı çıkmasın ki tek başına çık kızım alışveriş yap cümlesine insanlar üstüme üstüme geliyor kendimi nasıl eve atacağımı şaşırıyorum diye cevap verdim.
Sonrasında biraz daha telefonda böğürüp kapattım. En son annemin bişeyler yap, yaz dediğini hatırlıyorum. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra bunları yazmaya başladım. Rahatladım mı bilemiyorum ama. Depresyon uzun ince bir köprüyse ben bu köprünün ortasında kala kaldım ne gidebiliyorum ileriye ne de geriye dönebiliyorum. Aşağı düşmekten korkuyorum...

14 Temmuz 2010 Çarşamba

ne dinliyorum ? - 4

Saat 00:45
Anne : Saat kaç farkında mısın ?
Baba: Ne dinliyorsun kızım ?

Gece gece ne kafasındayım ben de bilemiyorum. Neyse belki sabah birileri bu postu okur, günü güzel devam eder.


9 Temmuz 2010 Cuma

sevgili günlük vol. bilmem kaç

"Çok mutlu olduğun ilişkinin öncesindeki haline döndüysen ilişkin için çanlar çalıyor demektir."

-eee next kim ?



2 yıl önceki halime dönmüş olabilirm; hortlayan bir insomania, her an herşeye sinirlenebilen bir bünye, her şeyi gereğinden fazla kafaya takma, aniden -ve çoğu zaman sebepsiz yere- başlayan ağlamalar, bağırınmalar vs.

Bunları sınav stresi -dgs- ve okulun bitmesi zannediyordum lakin öyle olmadığını son bir haftadır ben de anladım. Psikiyatriste gittim, sonuç depresyon başlangıcı. Eh, "depresyondasınız hanfendi." cümlesinden iyi tabi.

İlk defa başıma gelen bir şey değil bu ç'yle çıkmaya başlamadan öncede psikolojim gayet kötü durumdaydı, ilaç kullanmak istemediğim için psikiyatriste de gitmiyordum. sonrasında pamuğumla çıkmaya başladık ben düzeldim. 17 aydır da düzgünüm. Lakin son bir kaç aydır başlayan insomaniam ( eskiye oranla o kadar kötü değil eskiden hiç uyumazdım şimdi en azından uyu-uyan modunda uyuyorum, hiç yoktan iyi.) ve 2 paragraf yukarda yazdığım davranışlar vuku bulunca kendimi 2 sene önceki ben gibi buldum. Yakın bir arkadaşında, "eee weba, next kim ?" diyince olduğum yerde kaldım. Sıradaki falan yok, pamuğumu seviyorum. Belki eskisi gibi cıvık cıvık bir ilişki değil ama sağlam temellere oturttuğumuzu biliyorum. Hem şu ara ondan en son isteyeceğim şeydir " sadece benimle ilgilen hep benimle ilgilen." Kendisiyle ve ailesiyle olan sorunları yeterince başını şişiriyordur.



Öf böyle yazınca da sonucu nereye bağlasam bilemedim neyse iyi ki prozac ve atarax var.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

ne dinliyorum ? -3

bardi johannson ve keren ann'den oluşan Lady&Bird'n 2003 yılında çıkan albümlerinden belki de beni en çok etkileyeni. Grubu ve albümlerini çok geç keşfetmiştim -2007- Laptopumu değiştirmeden hemen önce uçan arşivimde bir kaç şarkıları vardı dün gece durup dururken aklıma düştü ve torrent sağ olsun albümü indirdim.


sizi bilemem ama sözleri beni alıp götürüyor. İlk dinleyişte çocukların cılız sesleri sinir etse de iç sesinizmişcesine bir şeyler anlatıyor. neyse öyle işte.

Lady&Bird - la ballade of lady and bird

29 Haziran 2010 Salı

boğmayın beni.

Esasında mütemadiyen insanları dinleyebilen bir yapıya sahibim. Sonuna kadar sabırla dinleyip kendimce çıkarımlar yapıp akıl bile veririm genel de işe yarar da. Post modern Güzin abla diyebiliriz belki de ama bazen hep aynı dertten gelen arkadaşlar cidden boğucu olabiliyor. Bilemiyorum belki de benim ters tarafıma denk geliyor dinlemeue bile halim olmuyor.

Örnek vermek gerekirse benim bir arkadaşım var, aslında kızı cidden çok seviyorum ama yaklaşık 2 yıldır bir adamdan bahsediyor. İlişki ne uzuyor ne kısalıyor. Kızımız adamı çok seviyor evlenmek istiyor onunla adamsa ben polisim işim şöyle kötü böyle kötü bilmem ne diye biraz sallamaz biraz da cidden işinin verdiği zorluktan ötürü onu üzmemeye çalışıyor. Neyse efenim bir dargın bir barışık ilişkinin ciddi ciddi bi yere gittiği yok. Normalde " dost acı söyler." lafının en canlı örneğimdir. Karşı taraf istediği kadar üzülsün, bazı zaman umrumda bile olmaz eğer o üzülmenin sonunda cidden onun için doğrusu yatıyorsa o "acıyı" söylerim ona. Bu hatuna da çoğu zaman yaptım lakin dinlenmedim. Mantığıyla değil de kalbiyle hareket etti vs. Olur böyle şeyler hangimiz her zaman mantığını dinliyor ki değil mi ? Ama ama ama son bir kaç haftadır öyle boğuldum ki. Kızımız her msn messenger'da görse her zamanki gibi "nbr nasılsın?" cümlelerinden sonra "o böyle yaptı böyle dedi"lerle devam ediyor akabinde ben ne yapsamlı cümleler kuruyor sonrasında ise "ne yapmalıyım sence ?" lerle topu bana atıyor ben de bu konuyla ilgili kalan son sabırım ile akıl vermeye çalışıyorum. Ama genelde benim dediğimi aksini yapıyor.
Bu durumdan bıkmış bendeniz ise bir süre önce hatunu msn'de engelledim. Telefondan ulaştı. Telefonlarını açmasam mesaj attı. O da olmadı facebooktan ulaştı. Hayır kalbi kırılmasın diye siktiri de çekemiyorum ki.
Benim dediklerimi yapın ben bayan doğruyum demiyorum ama lütfen yani birazcık da karşınızdakini düşünün. "abi ben bunun kafayı sikiyorum ama bu sıkılmadı mı ya ?" diye düşünün ya da arada bana diyin dimi " ya bebeğim sıkıyor muyum ?" emin olsun nezaket için "yok tatlım devam et sen dinliyorum." derim ama bazen de benim bunları duymaya ihtiyacım var. Şak diye sanki sadece dünya sizin etrafınızda dönüyormuş gibi sorunlarınızla gelmeyin bana yeminle boğuluyorum şu ara. Çünkü o siktiminin dünyası benim de etrafımda dönüyor !

25 Haziran 2010 Cuma

o kadar tumblr'a laf etmiştim oysa ki.

Bloguna eskisi kadar önem vermeyip tumblr'la aldatan bloggerlara kızdığım halde sırf meraktan tumblr hesabı açmam hoş bir şey değil belki ama oradaki ilk yazımdaki gibi blogumu asla aldatmayacağıma söz veriyorum.

Şu an için beni çeken en büyük avantajı kolay müzik yükleme olayı. Blog'da bunu yaparken biraz zorlanabiliyorum.
Onun dışında öyle büyük bir artı kazanmadı şu an benden. Bir de blogunu bırakmış ve tumblr'dan yayına devam eden eski bloggerları takip etmem kolaylaşacak. Zira sık kullanılanlara eklemiş olsam da bir çoğunu çoğu zaman bakmayı unutuyor çoğu zaman da "amaaan" diyip üşeniyorum.

neyse uzatmadan link efenim.





afiyet olsun.

24 Haziran 2010 Perşembe

ne dinliyorum -2



şu şarkıyı koyamadım diye içimde o kadar dert olmuştu ki.

Nouvelle Vague ft. Julie Delpy - LaLaLaa

ttnet'ten komiklikler, şakalar falan.

Okulun bitmesi ve eve geri dönmem ile üst kat komşum ve alt kattaki amcamdan sömürdüğüm internetin yetersiz olması sebebiyle eve internet bağlatmam konusunda karar alındı.
Sınırlı mı olsun sınırsız mı konusundaki mini muhabbetten sonra sınırsız net bağlatmak üzere ttnet'in internet sayfasından başvuruda bulunduk, yamulmuyorsam geçen hafta perşembe. Bir saat sonra teyit için arandık, ertesi gün görevli evimize gerekli evrakları ve modemi getirdi.
Sonrasında babamla modemi bağlamaca falan derken her zamanki usta-çırak muhabbetlerini yaptık ve hafta başı açılacak olan internetimizi bekler olduk.
Pazartesi günü ttnet'in aranması ve çarşambaya kadar internetiniz gelmezse bizi arayın demesinden sonra sövdük.
Salı günüyse gidip gelen net sorucunda tekrar ttnet aranıldı, arıza kaydı yapıldı gün içinde tekrar aranılacağımız söylendi. Gün içerisinde de beklediğimiz telefon geldi.

ttnet görevlisi : iyi günler efenim 1234567 doğru değil mi ?
weba : evet buyrun.
ttnet görevlisi : efenim arıza kaydı yapmışsın şimdik şöyle oluyor yeni olduğunuz için vs. vs. güncelleştiriyorum modemin ışıklarını takip edin bi yandan da internete girmeye çalışın.
weba : peki. ( o minicik ışıklara bakmaktan gözlerim bi garip oldu zaten.)
bu işlemler sırasında elemanın konuştuğu teknik olaylar vs. derken yaklaşık 8 dk geçti.

ttnet görevlisi : şu an internet erişiminiz var mı ?
weba : eveet.
ttnet görevlisi : nasıl ya ?! ben de şu an nete giremediğiniz gözüküyor. sinyaliniz eksilerde yanii giremezsiniz.
weba : valla çatır çatır giriyorum.

aradan 3 dk gene geçer.

ttnet görevlisi : evde kaç paralel telefon var.
weba : 3
ttnet görevlisi : ama internet hattınızın geldiği telefon hattı başka dimi ?
weba : yooo o da buna bağlı, net için yeni bir telefon hattı almadık.
ttnet görevlisi : valla süpersiniz, eee gider ki bağlantınız. düşük zaten, eksilerde hala uğraşıyorum olmuyor.
weba : ben de hızlı be hafız ne iş.
ttnet görevlisi : bu arada dns'leriniz neler ? şimdi söyleyeceğim şeyleri yapın dns'leriniz nelermiş öğrenelim.
weba : biliyorum ki, 4.2.2.3
ttnet görevlisi : dns'lerini pat diye söyleyen bir bayan müşteri, hayretler içerisndeyim. neyse hanım efendi kullandığınız dns çok kötü neden bunu kullanıyorsunuz, değiştirelim isterseniz.
weba : valla youtube erişim için kullanıyorum ama son 3 haftadır erişemiyorum, verebileceğiniz bir dns var mı ya ?
ttnet görevlisi : hanımefendi telefonlar dinleniyor ama internette çok sağlam dns'ler var yasaklı siteler için.

2 dk sonra işlemler bitti ve kapattık.
Ulan o kadar dil döktüm taş olsa çatlar insan bi adam gibi dns verir dimi.
Ayrıca hiç anlamıyorum şu erkeklerin her hatunu bilgisayardan biihaber sanmalarını.

22 Haziran 2010 Salı

2 days in Paris.


Julie Delpy'i pek seven bendeniz bu filmi neden bu kadar geç izledim bilemiyorum. Kendime kızdım.

Amerikanların ve Fransızların birbirlerine karşı tutumunu çok güzel anlatan, sırılsıklam aşk filmlerinden ziyade gayet duru ama bir o kadar da derin bir film benim gözümde.

Yazının devamı spoiler içerir demedi demeyin
.
Jack (Adam Goldberg) ve Marion (Julie Delpy) iki yıldır birlikte olan cici bir çiftimiz. Vasatın üstünde bir ilişkileri var. Jack biraz hastalık hastası, Marion ise sevgilisinden pek de umduğunu bulamayan müzbin aşık. Avrupa tatillerinin sonunda 2 günlüğüne Marion'n ailesinin bulunduğu Paris'e giderler ve olaylar başlar. Jack Fransızların cinselliği bu kadar açık ve rahat konuşmalarından rahatsız olurken bir yandan da Marion'n eski sevgililerin bir kaçıyla tanışır. Komik olaylar devam ederken aşıklarımızın bir yol ayrımına girerler.


Eh devamını da izleyin görün.
Filmi izledikten sonra Fransızca öğrenmeye kaldığım yerden devam edesim geldi.
Paris'e gitme damarım tekrar tuttu.
Uzun lafın kısası izleyin izlettirin derim ben.


Son olarak da bu filmi izlememi hatırlatan Nouvelle Vague ft. Julie Delpy - LALALA şarkısını paylaşmayı isterdim lakin teknik aksaklıklar izin vermedi. Bulun hatrım için dinleyin.


p.s : 2 gün önce yazmıştım anca yayınlayabildim.


20 Haziran 2010 Pazar

17 Haziran 2010 Perşembe

Ah ulan.



Şimdiden çooook özledim lan.

kep-balo-bittiş.

Tam bir haftadır öyle yoğunum ki.
Geçen hafta perşembe günü iş ve sosyal güvenlik hukuku finali son sınavımızdı. Finalden çıkıldı, mezuniyet balosuna ve kep törenine katılmayacak arkadaşlarla vedalaşırdı, ağlaşmalar helalleşmeler derken o gün öyle bitti.
Cuma günü pek hareketliydi.
Silivri Klassiss Otelde balomuz vardı. Uyanır uyanmaz saçım başım makyajım diye düşünen bir ben ve sakin olmamı söyleyen prenses prenses vardı.
Son dakika kuaföre gitmekten vazgeçtim. Zira bütün kuaförler dolu ve sadece saçıma düz fön çektirecektim. Çünkü pek sevgili saçlarımda ne topuz ne de maşa duruyordu. İkisi zaten istemiyordum. Herkesin yaptıracağı fix şeylerden ikisi maşa ve topuz. Iyk.
Prenses prenses 2 saat boyunca saçımı düzleştirdi, dur yavrum tamam yeter terledim dedim o dinlemedi.
Sonrasında makyaj. Hafif bir makyajdı aslında ama 2 aya yakındır sadece gözüme kalem çektiğim için gözüme fazla geldi. Ama çok hoştum lan. Valla bak.
Sonrasında otele gidiş yemekler şunlar bunlar eller havaya derken gece 3te geri dönüş. Ayrıntılara gerek yok. Ayrıntılarda aşırı da önemli birşey yok. (herkesin beni çok beğendiği ve Ç'nin neden gelemediği gündem konusuydu.)
Popülerlik zor zanaat be anam. ktfeşodlkgfdlfkdsf

Eve gelmemiz 4ü buldu. Prenses prenses o akşam apartta kalmadığını Tufilerde olduğunu oraya gelmemi söyledi iyi dedim. Kafamı koyar koymaz uyurum diye ben doğru düzgün uyuyamadım. 8de kaldım apartta gittim. Uyurum diye. Ne mümkün. Kaçtı mı benim uykum.

12e doğru prenses prensesin ablası, teyzesinin kızı ve kuaför yengesi geldi. (malum kep töreni var tüm aile gelmişler. Annesi, babası ve teyzeleri çay bahçesindelerdi. )
Prenses o kadar kuaföre gittiği halde saçını beğenmediği için kuaför yengesi saçını düzeltmeye uğraşırken uyumak isteyip de uyuyamayan ben ufaktan hazırlanma derdindeydim. Duşa girmem lazım, olmuyor halim yok. Girersem bayılırım korkusuyla "bugün böyle idare edeceksin kızım weba." dedim. Zira ne saçımda ne de makyajımda bi bozulma vardı. Üzüleyim mi sevineyim mi bilemedim. Saçımın ve makyajımın üstünden geçtikten sonra süperdim.
(egoist oldum, paso kendimi övüyorum ahaha.)

Saat 2de okulun önünden Tekirdağ Namık Kemal Stadyumu'na gidecek olan otobüsler kalkacaktı. Her zaman olduğu gibi geçikenler, yolda yaşanan sorunlar, hocalarımızın "aman çocuklar güneşin altında onca saat beklemesin." diye bizi bir benzin istasyonunun orada beklettikler. Bekledik. 45dk kadr bekledik. Fotograf çekimleri, güneşin altında ayılıp bayılmalar falan derken çok hoş bir şey oldu. Ortaokuldan beri görmediğim arkadaşımı gördüm. Liseden bir arkadaşı bizim okuldan mezun oluyormuş, kep törenine gelmiş. (:

Sonrasında vardık stadyuma. Eeee onca fakülte 11 tane meslek yüksek okulu anca sığdık koca stadyuma. Bütün hocalarımızın bize şık şıkıdım, abiye ve ciddi gitmemiz konusunda ısrarı yüzünden erkeklerde kundura ayakkabılar kızlarda da topuklular sorun yarattı. Lakin öbür fakülteler ve myo'lar hiç de öyle değildi.! Bi bizim okul karalara bürünmüş halde dolaşıyorduk. Ayaklarımın altları su topladı ve bir hafta olmasına rağmen yeni yeni geçiyorlar.

O kalabalıkta ailelerimizi bulmamız ayrı bir trajikomik olay. Hocalarımızın, "kafanızı kaldırmayın, yerinizden kalmayın, kortejde el kol yapmayın." lafları yüzünden tüm maraton yolu boyunca tam yol ileriye bakıp kızlarında cat walk erkeklerinse olabildiğince manken edasında yürüdüğü gözlerden kaçmadı. fjdsljdslfkmdslfmdf Bilemiyorum ne kadar başarılı olduk.

Hayatımda başka hiç bir gün kıçı kırık beyaz plastik bir sandalyeyi hiç bu kadar düşlememiştim. Tüm maraton yolunu o topuklularla yürüyüp ulaşmamız gereken bölüme geçene kadar öldüm öldüm dirildim. Hatta hepimiz öldük öldük dirildik.

Sonrasında kepler atıldı o hengamede aileler bulundu. Orhan prenses prensesin ailesiyle tanışamadı bu yüzden pek mutsuzdu. Annemin gözleri de Ç'yi aramış. Prenses prensesle sonunda ailelerimiz tanıştı. Eh amorti gibi bişey oldu ama iyi de oldu.

Sonrasında ise geri dönüş.
2 gün kaldıktan sonra pazartesi İstanbul'a temelli geliş.
Yol boyu ağlarım demiştim. Olmadı.
10 gün depresyonda olurum demiştim. Olmadı.
Bu durumlardan ötürü memnunum. Ne ağlamak istiyorum, ne de depresyona girmek. İyi kötü okul bitti.
Darısı herkesin başına.

11 Haziran 2010 Cuma

ne dinliyorum ? -1



pippi haşmet kadar olmasa da ben de kendi radyomu oluşturayım blogumda diyorum artık.

Sevgili günlük. vol.6 okul bitti.

İki haftadır elimi bile süremedim bloga öyle yoğun öyle beter bir final haftasıydı ki. Diğer finallerden kötü yanı son final haftamız olmasıydı. Kocaman bir iki sene bitti.
Olaylar, sorunlar, dertler, depresyonlar en komik olaylar derken bitti be abi.
Şuraya ilk geldiğimde planladıklarımın hiç biri olmadı.

Buraya blogu ilk açtığım zamanlarda birazcık sitemli birazda çemkirerek bahsettiğim şizo'yla birlikte geldik. Kendisi 2 buçuk senelik arkadaşımdı hatta ve hatta en yakın arkadaşımdı. ÖSYM sağ olsun ikimizi buraya yerleştirdi. Hem de aynı sınıfa hem de sıralama alt altta bir halde. Biz ikimiz buraya geldik Ç kaldı İstanbullarda. Planımız şizo bir eve çıkacak Ç'de buraya gelecek ona bir iş bulcaz ve onu össye çalıştırcaz. OLDU MU ? Tabi ki olmadı.

Planlarımın arasında Ç'yle çıkmak hiç yoktu. O benim bir tanecik kuzum, zamanla daha da yakınlaştığım dostumdu. Ama şimdi bir tanecik sevgilim, ruhum.

Planlarımın arasında süpersonik bir ortalama getirmek vardı. Olmadı. Dönem dönem girdiğim depresyonlar sonrasında da "ben bunu zaten biliyorum yaa." demelerim yüzünden hiç bir sınava "çok" çalışmadım. Düzgün notlar aldım mı ? EVET. Ama ortalama o kadar da abartılacak kadar iyi değil.

DGS (dikey geçiş sınavı) her gün düzenli bir şekilde hazırlanacaktım. Hiç ara vermeden beklemeden bir üniversiteye girmeye çabalicaktım. Heh, daha sınava var, ama ben dediğim gibi düzenli bir şekilde çalışmadım. Sanırım bu sene pek de istediğim gibi olmayacak.

Bu sene fotograf kulubüne girip istediğim makinalardan birini alıp hocalarımızdan birinin sergisine ben de birkaç fotografla katılacaktım. Oldu mu ? Hayır. Ne istediğim makinayı aldım. Elimdeki saçma sapan digitalle çekim çalışması bile yapmadım. O kadar küstüm. İstemiyorum.

Buraya alışmayacaktım. Tekirdağ'a hiç bi şekilde alışmayacak veda günü geldiğinde arkamı dönüp gidecektim... Bak bunu da hala yapamadım. Son bir kaç günüm... Gitmek istemiyorum.

Her ne olursa olsun burada hiç kimseye gözümü kırpmadan inanmicaktım. Bu da olmadı.

Bugün o vedalaşma faslında ağlamayacaktım mesela. Onu hiç yapmamalıydım hayır. Sen o kadar git. Son gün diye olabildiğince cici şekilde ( ne alakaysa herkesin aklında böyle cici kalayım mantığıyla ) gittim okula. Sınava sanki son sınav değil diye lay lay lon şekilde geçirdim. Sınav çıkışı o sarılmalar vedalaşmalarla başladım ağlamaya. Bok vardı sanki.

Ama ama ama en kötüsü de kimileriyle "geldik gidiyoruz, kendine iyi bak arkadaşım." diyip elimi uzatmayacaktım. Elim havada kalmadı ama belki tek bir kelime duymayacak kadar da kötü bir insan değildim.

Aşkları, dersleri, kavgaları, sorunları, vizeleri, sınavlarıyla kocaman iki sene bitti. 4 sene olsaydı buradan ayrılırken bu kadar üzülür müydüm bilmiyorum. Şuraya küfür ederek geldiğimi ve giderken de küfür edicem dedim ama hiç de umduğum gibi olmuyor galiba...

28 Mayıs 2010 Cuma

Sevgili günlük. vol.5

Evet önemli olan iç güzelliktir lakin hepimizin güzellik anlayışı bambaşka olduğundan dış güzellik de bir yere kadar önemlidir. Saç, baş, makyaj, üst, baş...
enim erkek arkadaşımın saçıyla ilgili bir sorunum var ki komik. Sevgili sevgilim saçını her farklı kestirdiğinde karşıma farklı bir Çağlar çıkıyor. Gülmeyin ben ciddiyim. Bir buçuk senedir bu böyle. Ama bu sefer birlikte olduğumuz süreç içerisindeki en kısa saçıyla karşımda ! Vesikalık çektircem bahanesi sıcaklarda bastırdı ya saçımı kısaltayım düşüncesiyle berbere giden sevdicek o benm çok sevdiğim keçi sakalını da kesip sadece bıyık bırakıp (!) eve geri döner. Akşam telefondaki muhabbet ise şöyledir,

- ya aşkım ben kilolu muyum ?
*evet, sadece göbüşün var ama ben onu seviyorum.
-kilom olsa da beni seversin dimi ?
*hayır sevmem.
- yaaaaaaaaa.
* şaka şaka. iyi de yakın zamanda kilo almadın ki sen ilk tanıştığı zamandan beri göbeğin var.
-tamam aşkım.

Heh işte ben bu tamam aşkım olayına tav oluyorum. Tamammış. Cevabını benden iyi bildiğiniz şeyleri sorup da kendinizi iyi hissedeceğiniz cevaplar duyamayınca trip atmayın lütfen. Ben sizin poh poh periniz değilim ki. Ego pombanız hiç değilim.

Sevgilim de olsa birşeyler benim istediğim gibi olmayınca çemkiriyorum. Doğal hakkım bu benim. Hayır yani ben seviyordum saçlarını onların arasında ellerimi gezdirmeyi. Sakalını kaşımayı falan da seviyorum. 20 senelik evli elini eteğini her zıkkımdan çekmiş adamlar gibi bıyık bırakmak da ne demek ? Evet aşkım o gün diyemedim ama sadece bıyık seni hafif kilolu gösteriyor. Bıyığı kes demiyorum babyface olunca da bikaç yaş küçük gözüküyorsun.

PuCCa'nın dediği gibi, "ben aşıkken insafsızım tatsızım." valla aynen öyleyim !

p.s : PuCCa'dan bahsedip de kitabından bahsetmemek olmaz, lakin onu böyle bir kısacık bir not olarak düşmek değil de uzun bir yazı yazmak istediğimden ötürü kitabı okuyup sindirip yazmak istiyorum.

Herkese iyi hafta sonları !

24 Mayıs 2010 Pazartesi

sevgili günlük vol.4 samimiyetine artık inanmadıklarım.

Erkek arkadaşını herkesin her şeyin önüne koyan kızları oldum olası anlamamışımdır. Götleri sıkışınca dibinden ayrılmayan ama başka zaman seni erkek arkadaşına satan kız arkadaşlarımı artık samimi bulmadığımı anladım.

Önceleri sorunun benle ilgili olduğunu zannederdim. Herhalde ben her dakika çekilebilecek bir insan değilim ki millet sevgilisinin yanına gidiyor falan düşünürdüm. Açıkcası siklemezdim de. Gel zaman git zaman üniversiteyi kazandım şehir dışına gidince işler biraz sarpa sardı.

Birinci sınıftan beri arkadaş ortamında çok büyük bi değişiklik yaşamadım. Herkesle aram iyidir ama takıldığım insanlar bellidir. Arkadaş grubumun demir başı zaten prenses prenses. Kendisi hem iki senedir oda arkadaşım hem de sınıf arkadaşım. Gözümü açmamla akşam uyuyana kadar gördüğüm tek insan kendisi. Tabii bu her zaman böyle olmadı. Geçen sene kronun biriyle çıkıyordu. Ay sevmiyorum falan diyordu ama çocuğun evinden çıkmıyordu. Ben umursamıyordum ne yapıyorsan yap sonuçta senin hayatın.

Bu senede arkadaş grubumdan çok sevdiğim bir arkadaşımla çıkıyor. Ben tabi çok mutlu ikisini de çok seviyorum ikisi süper sonik mutlu bir her daim yan yanayız falan derkeeeeen bu senemizin son senemiz oluşu diyerekten bizim totolarımızda bir yangın. Aman her dakika yan yana olalım aman her anı değerlendirelim tasasına düştük. İlk başlarda iyiydikte. Lakin son bir aydır boka sardı.

Bu yazıda bahsettiğin tiyatro ekibi gelmeden bir gün önce,” ya ne zamandır tiyatroya da gitmiyorum bebek.” Falan diye konuşuyordu kızımız ertesi günde paat okulun tiyatro ekibi çıkageldi. Hadi gidelim bilmem ne derken, “bebeğim biz bi çıkalım geliriz ya.” Diyerek ekildim. Umursamadım gittim gayet güzel çok da keyifli bir oyun izledim. Akşamında aparta döndüğümde, “yavrum var ya oyun süperdi kaçırdınız deliler” dediğimde “biz sevgilimle daha çok eğlendik” diye aldığım cevaba istinaden “niye lan ne yaptınız ? “ gibi abuk bir soruyu sordum (bana neyse ne bok yedikleri.) “okey oynadıııııııııık.” OKEY ?! ulan her gün sıkıntıdan oynuyoruz zaten. Burada yapcak bişey yok ! Ama gelip ne zamandır tiyatroya gitmiyorum, soysal aktivitelerim sıfırlandı yea diye ağlıyorsun bebe !

Cümleler çok naif belki kâle alınmayacak cümleler ama ben o an o ses tonundaki iticilikten ötürü tiksinti ile baktım arkadaşıma.

Aradan haftalar geçti son günlerimiz, okul bitince ne olacak, ay ben bitanemlede görüşemem bizimkiler malum dışarı çıktığımda hemen eve gelmemi söylüyorlar öf pöf diye söylenirken bu muhabbetlerle sabahın 5ine kadar otururken ve be bu hafta sırf buradaki en yakın arkadaşımla biraz daha vakit geçireyim diye İstanbul’a gitmezken bilin bakalım ne oldu ? Benim bitanecik canım arkadaşım perşemden beri yok. Perşembe günü dersin ortasında çıkıp aradığım “tatlım biz kafedeyiz gelmicez derse tamam mı ?” diyince “akşam görüşürüz o zaman yavru.” Diyerek telefonu kapattım. Akşam görüşeceğimizi sandım… Apartta gidip yoklama defterinin yanındaki izin kağıtlarının arasında sevgili arkadaşımın Pazar gününe kadar izin aldığını görünce yaşadığım ufak çaplı şok akabinde sinire dönüştü.

O akşamın ilerleyen saatlerinde nezaketen beni arayan sevgili arkadaşım, “bebeğim ben izi kağıdı yazdım pazara kadar onunla kalcam tamam mı ? korkarsan bişey olursa ara tamam mı ?” arayacağımı sanmıyorum bişey olacağını da sanmıyorum hadi öptüm diyerek kapattım telefonu.

Bugün günlerden Pazar hatta saat 1i geçti ve sevgili arkadaşım ortalıkta yok. Yerel gazetelere ilan verebilirim yarında ortalıkta görünmezse.

Bu sefer hiçbir bahaneyi kabul etmiyorum. “ama bebeğim biz sevgilimle her zaman görüşemiyoruz” gibi sığ bahanelere lütfen girmeyelim. Ben siz her istediğinizde buluşabileceğiz cepteki arkadaş değilim. Hele hele şurda 20 günümüz kaldı aman şöyle yapalım böyle edelim demeyin kimsenin gönlünü hoş edecek değilim işime gelirse.

Bu yüzden sanırım benim en yakın arkadaşlarım aslında o kadar da yakınım değil.

Herkese iyi geceler.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Mor ve Ötesi - Masumiyetin Ziyan Olmaz.

Mor ve Ötesi 8.albümleri ile karşımızdalar. Her ne kadar ben de bir çok dinleyici gibi "Başıbozuk" albümünü saymıyorum. Eski şarkıların canlı ve farklı versiyonları vardı çünkü.
Uzun zamandan sonra eski Mor ve Ötesi tadında bi albüm olduğunu düşünüyorum. Beklediğimize değdi.
Albümde her zamanki gibi siyasi ve sosyal içerikli şarkılarda var; festus ve nakba gibi.
Nakba, Filistin'de İsrail'in kurulduğu günü anlamına gelmektedir, Felaket Günü olarak da geçer.
Festus, bu şarkılarında ise, polise güzel bir giydirme var. Tam tarihi hatırlayamamakla birlikte Beyoğlu Karakolunda zencilerin öldürülmesi olayıyla ilgili.

Ama benim En çok takılıp kaldığım şarkı, Araf,

albin işine bak
yüzüne bakamaz
ağlar durur sen uyurken
yalnız olamayan böyle mi yapar
dersen
anlarım

aşkın içine bak
en güzeline
hem var hem yok mu
bile bile
adalet yok ya
canımı yakar bu sessizlik

yerimi bilmem
bilmem ne taraftayım
sesimi duymam
ne zamandır araftayım.

kimler varmış içimde
yoklama yaptım
deliler çıktı, cellatlar,
bir de şeytanlar

kalbin işine bak
yüzüne bakamaz
ağlar durur sen uyurken.



Uzun lafı kısası hala dinlemeyenler varsa en kısa zamanda edinip dinlemelerini tavsiye ederim.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

vazgeçme. bahane yok.

sev:
*arkadaşın başka bişey der
*sen inandığın yoldan vazgeçme
*he olmazsada olmaz, o zaman olmazsa bil ki
*gerçekten daha iyi bişey olucak.


kendini inandır ama kandırma.

Hayatı Iskalamaya Lüksün Yok Senin..

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına
inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat
olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve
yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme
yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya
hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan “Bu kuşun kanadı
neden beyaz değil?” diye bir soruyla bile
karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her
zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi
halin cezanda indirim sağlamaz.

Sen, “Ama senin için şunu yaptım” derken o, “şunu
yapmadın” diye cevap verecektir. Ve ne söylesen
karşılığında mutlaka başka bir iddiayla
karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması
gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın,
güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın.
“Peki o ne yaptı” deme. Herkes kendinden sorumludur
aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine
engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik
yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak
için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için?
Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o
lüksü sonuna kadar yaşasın.

Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak”
yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani,
yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu
hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…. Epeydir
eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken
de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin
sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif
verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında.
Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası….

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun
asolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip
de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın
sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter
ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda
duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o
zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler
değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…

~Nazım Hikmet...



(Çok mutlu olmak bana yaramıyor, sonrasında bombok şeyler yaşıyorum. )

16 Mayıs 2010 Pazar

Sevgili günlük vol.3 festival ve şarköy'den sonra.

Geçtiğimiz hafta başlayan Namık Kemal Üniversitesi Bahar Şenliği perşembe günü itibariyle bitmiş bulunmakta. İlk gün djler ikinci gün ise Gece Yolcuları'na gitmek istemeyen biz üçüncü Funda Arar'a gittik. Abartmıyorum hatunun sahnesi süper süper süper ! Hayranlıkla izledim. Fan derecesinde takip etmem Funda Arar'ı ama çarşamba gününden itibaren tüm fikrim değişti. Ve bence hatun yanlış müzik kolundan ilerliyor kanımca, rock ya da jazza o kadar yatkın bir sesi var ki popla kendini harcıyor. Coverları o kadar güzeldi ki. (facebooktan ve youtube koyulan videoları ilerleyen zamanlarda belki koyarım o kadar üşendim ki şimdi. xD )

Funda Arar'dan hemen sonra iki adet "adaş" dj çıktı. 15 dk. dans edip "kopan" insan ziyanları gördükten sonra ortamı koşarcasına terk ettik. (korktuk çünkü.)

Sonrasında gecenin bir vakti Tekirdağ'da kendimizi sahil kenarında bulduk. (Ülkü, orhan, Çağlar'm ve ben. )

Tüm geceyi arabada geçirmeyi planlarken plan değişikliğine gidildi. (daha doğrusu bunu kaptanımız Orhan istedi. )

Arabada uyurken bir de uyanıp kendimizi Şarköy'de bulduk. (Sabahın bir vakti.)

Sabah ezanından sonra motel ve pansiyon sahiplerini uyandırmaya çalışmamız, sonrasında ise yerleşip uyumamız. (Ben uyuyamadım ya o ayrı. )

Denize giricez diye arabayla bi oraya bir buraya gidişimiz. Eriklice, Hoşköy, Gürefte güzergahında dolaşmamız ama halkın bize Şarköy plajlarının daha güzel olduğunu söylemesi. (Ulan Şarköy'dekilerde öbür yerleri övdü ! )

Hoşköy'ün kumsalı olmaması, plajında denizin de tamamen taştan oluşması, ayağımı yarmam. ( minik ama acıyo ) Ayrıca su kötüydü.

Hadi Şarköy'e geri dönelim diyip yola çıkmamız, plaja geldiğimizde rüzgardan oraya buraya savrulmamız. (Çağlar'ım zor tutuyordu beni.)

Yemek yemek için gittiğimiz mekanda birden elektriklerin kesilmesi Şarköy'ün karanlığa gömülmesi akabinde yağmur yağması. (Bardaktan boşalırcasına. )

Şarköy halkının bu sezonda gitmiş turisti sevmemesi, ayan beyan laf atması, sinir bozucu şekilde bakması. (Orayı kötülememe yeterli sebeplerin başında bu geliyor, üzgünüm. )

Akşam motele döndüğümüzdeki muhabbetlerimiz. (Muhabbet ortamında ülkeyi kurtaran bir milletiz vesselam. (: )

Ertesi sabah erkenden kalkıp eşyalarımızı da alıp motelden ayrılmamız. (hava cidden bozuyordu.)

Buna rağmen denize gitmemiz. (Ciddiyim.)

Kimsenin benim üşüdüğüme inanmaması, en sonunda dişlerim birbirine çarpınca aaa bu kız cidden üşüyor tepkisi vermeleri. (Ölüyordum.)

Unutmadan, orada da ayağıma bişey girdi akşam zor çıkardık. minik bi taş parçası. (HÖH )

Hiç yanmayan, bronzlaşmayan ve bununla övünen benim rüzgar "yalamasıyla" yanmam, bronzlaşmam. ( ve bundan hiç hoşlanmamam. )

Sonrasında eve geri dönmemiz. (Tekirdağ.)

Sevdicek ve yakın arkadaşlarla çıkılmış ama kötü hava şartları yüzünden erkenden bitirilmiş bir tatilin kısa özetidir bu sevgili günlük.
Şarköy'e gitme planında olanlara özellikle not, dediklerim konusunda abartmıyorum az bile söyledim. Belki de tam sezonu değildi bilemicem ama ortalıkta kimsecikler yok daha rahat ederiz derken biz tam bir hüsrana uğradık ve açıkcası Şarköy'ü hiç beğenmedik. Ama zevkler ve renkler, bilirsiniz.

Herkese şimdiden iyi haftalar ! ^^,

11 Mayıs 2010 Salı

sevgili günlük vol.2

Sevgili günlük, haftalık her ne zıkkımsan.

Perşembe günü eve gidip rüya gibi başlayan tatilim Tekirdağ'a dönmemle son buldu. Her zaman olduğu gibi. Gel gör ki öyle dolu dolu ve yorgun 3 gün geçirdim ki.

Eve gidince kek yapıcam börek yapıcam mutfakta şov yapıcam kendi kendime gaz veren ben süper kek ve börek yaptım. Uzun zamandır mutfağa bu konularda girmiyordum, (Malumunuz burada fırınım yok, bir de ikinci öğretim olunca okuldan gelip de yemek yapmaya haliniz de kalmıyor.) formumdan düşmemişim herkesin söylemi bu. (:

Çocukluğum boyunca basketbol ve voleybolla amatör olarak okulda olduğum sürece ilgilendim. Amma velakin sol bacağımda olan kronik rahatsız nedeni ile sporsal faaliyetler pek de istediğim halde gitmedi üzülerek bıraktım hepsini zamanında ama hep içimde kalmıştı. Çoğu insanda olan, ben yapamadım çocuğum yapar inşallah temmenisini 10 yıl bekletemem diyerekten kardeşimi basket okuluna yazdırdım. Tüm hafta sonumu bununla uğraşarak geçirdim. İlk antremanında hocasının, aferimleri, yetenekliymişsin sözleri havada uçuşunca kendimi pek mi mutlu hisseettim açıkcası, sanki bana söyleniyormuş gibi. (:

Okulumuzun bahar festivalleri bugün itibari ile başladı. İlk günün saçma sapan programına gitmedik. Yarın "Gece Yolcuları" var. Gidicez ama izler miyiz bilemiyorum. Zira aylardır yaptığımız tatil planını gerçekleştireceğiz pek sevgili prenses prenses, sevdiceği oorhan, sevgilim ve ben 2 günlüğüne Şarköy'e gidiyorum. ( Allah'ım nolur son dakika bi aksilik çıkmasın yoksa ağlarım. ) Ve bu sefer de anneme nereye gideceğimi söyledim. Hem de ayrıntılarıyla. Şarköy'e gideceğimizi bir iki gün konaklayacağımızı biliyor. Çağlar'ı sormadı, o sormayınca ben de söylemedim ama anlamıştır heralde. (:

Deniz Baykal istifa etti bugün, kayıtlara geçmesi baabında yazıyorum sevgili blog. Apolitik bi insanım, yorum yapmam, daha doğrusu yorumlarımı blogumda paylaşmam. Siyaset meydanı değil benim blogum aaa.

Bu arada aklıma gelmişken, 3.köprü kimin planı ya da kimin düşüncesiyse o köprü bir bütün halinde onun götüne girsin.


İyi geceler. Mucuk.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

KarmaKarıŞık.~festivaller başlıyor.

Namık Kemal Üniversitesi Tiyatro Topluluğu'nun bu seneki oyunu Karmakarışık ile seyircilerinin karşısında.
Dün de bizim kampüsümüze uğradılar. (Dünkü internet rezilliğinden dolayı yazıyı anca yazıyorum.)

İngiliz bir başkanın hovardalık yapacakken kaldığı otel odasında bir ceset bulmasıyla başlayan maceralar silsilesi 3 saate yakın tüm izleyicileri kahkahalara tuttu. Salondan çıktığında çenemin ağrıdığını hissettim.
Hovarda başkaBaşkanın yardım istediği ana kuzusu özel kalem müdürü, hovardalık yapmaya kalkıştığı işçi partisinin sekreteri, öldüğü sanılan ama sadece bayılmış olan sekreterin kocasının tutmuş olduğu dedektif, sekreterin eşi, para göz otel sorumlusu, sesiyle bizi geçici sağır bırakan kat sorumlusu, otoriter otel müdürü, başkanın eşi.
Oyun o kadar güzeldi ki bi daha izlemeye değer. Şenlikler esnasında çıkacak olurlarsa en önde yerimi alacağım. (:
Salonda bir sürü fotograf çekildi ama benim elime şu an hiç biri geçmediği için facebook gruplarındaki fotografı almış bulunmaktayım.



Ve sonunda önümüzdeki pazartesi okulumuzun festivalleri başlıyor.
Bu sene "Gece Yolcuları" -pek severim ya kendilerini (!) ve Funda Arar geliyormuş. Eh Funda Arar gene iyi tabi.
Umarım geçen seneki festivali bize mumla aratmazlar.
İkinci gün Ali Atıf Bir hocamız okulumuza söyleşi için geliyomrmuş. Umarm o saatlerde orada olurum da söyleşiyi dinleyebilirim.


Buraya tıklayarak festival programını öğrenebilirsiniz. İyi eğlenceler. ^^

1 Mayıs 2010 Cumartesi

ve ben hala enayiyim.

H:
*başkası mutlu olsun, ben kendimi çöpe atayım sana mantıklı geliyor mu
S:
*karşımdaki insanların mutluluğu için kendi mutluluğunu ikinci plana atmış, yıllardır yediği kazıklardan bir ders çıkaramamış bir enayi var şu an karşında.

29 Nisan 2010 Perşembe

sayılıgünler.

Mutfak camının dibine koymuş sandalyeyi seyr-i aleme dalmışsın, elinde sigaran. Açmışsın telefondan en bunalım şarkıyı. Arkanda beliririm en ummadığın zamanda. Hiç konuşmadan anlarım halini. Başlarsın konuşmaya. " Nasıl geldik nasıl gidiyoruz. Ne çok şey gömüyoruz buraya dimi ? Sayılı gün çabuk geçer dedikleri var ya hani, geçmesin be bu sefer Seda, istemiyorum."

İnan bu sefer buralardan gitmeyi, ben de istemiyorum.

25 Nisan 2010 Pazar

sevgili günlük vol.1

Bundan sonra böyle günlük tadında yazılar yazıcam hatta işi abartıp sevgili günlük lafıyla başlicam.

Tam bi hafta evime geldiğimdeki planlarım her zamanki gibiydi.
Anneyle alışveriş, sevgiliyle yapılan planlar, akşamları da ders çalışmak. (öss,kpss,dgs,lys, vs. vs.) Üniversitedeki arkadaşlarımla İstanbul'da buluşup aylardır konuştuğumuz mekanlara gitmek gibi.

Ama önce vizeler açıklandı. (moralmen ne kadar kötü olduğumu anlatan mini yazım bir önceki, bilenler bilir.)

Sonrasında annemle çıktığım her alışverişte hüsrana uğradım. Derdim kendime bikaç tane tişört falan almaktı. Ama neerdee. Her yerde şu iğrenç hatunlu baskılı tişörtler var. Mevsim geçişlerini sevmiyorum. Modayı takip etmem, ne rahatsa neyde kendimi güzel hissediyorsam kendi kombinasyonumu yaratırım. Ama gel gör ki en ufak bişey alamadm kendime. Beğendiğim şeylerde ya beden bulamadm ya da renginden dolayı sorun yaşadım. Velhasıl alışveriş olayında da hevesim kırıldı.

23 Nisan ilişkimde önemli bir gündür. Pek umduğum gibi geçmese de, sağlık olsun.

Akşamları ders çalışmak. Eveeet işte en önemli konuya geldik. Orta okuldan beri edindiğim bir huy sonucu gece herkes yattıktan sonra ders çalışma gibi bir takıntım var. Sessizlik olmasıyla pek ilgisi yok bunun. Ses olsun gene de çalışırım, okuduğumu anlarım ama ben ders çalışırken biri ya da birileri etrafımdaysa, aynı odada olsun olmasın o evde bi hareket varsa ben bittim demektir. Ezelinden beri var olan konsantrasyon sorunum zirve yapar hiç çalışamam. Aslında bu olay bir çok şey de nüksediyor. Mesela biri bakarken mesaj yazamam telefonda. Bilgisayar başında ise yazdıklarım birbirine girer. Hç bi işi düzgün yapamam açıkcası. Bakmayın bana. Ciddiyim yahu. Neyse bu sorunu düzeltmek için kütüphanede ders çalışmak benim gibi sorunlu bir insan için en iyisi. Akşamları da bir iki saat çalışır uyurum.
Neyse. Evde ders çalışırım zaten Tekirdağ'da çok boşladım ders çalışmam lazım hede hödöö konuşan ben adam gibi ders çalışmadım. Çalışamadım. Albeni bahanecisi gibi bahanem bol anacım. Allah beni bildiği gibi yapsın.

Üniversiteki arkadaşlarımla aylar önce bir plan yaptık. Bitanecik arkadaşımız A.'nın, " abi falanca yerde falanca kafe var çok güzel İstanbul^da yazdan beri toplanmadık bir ara gidelim ya." sonra hepimiz hep bir ağızdan aaa olur dedik. O "aaa olur." lafı aylardır, bu hafta sonu bu cuma bu pazar derken bu geçtiğimiz hafta sonu olacaktı. Yani ben öyle sanıyordum. Çarşamba günü gelen telefonla planın gene iptal olduğunu öğrenince önce sövdüm, sonra o haftasonu bizde kalacak olan prenses prensesin plan iptal olduğu için kalamayacağını söylediğinde iki misli sövünce olaya annem müdahele etti. Kısmet.

Bir de son olay, bugün yıllardır ertelediğim burun deldirme olayını gerçekleştirmek üzere sevgilimle x yerdeki z mekana gittik. (: amaaaaa eleman beni deli etti.! Benim zaten acı eşiğim düşük, uyuşturucu krem daha etki etmeden cart diye delmeye çalışırsan ben tabi çığlık atarım. Bir de artist artist ay delmiyorum yapmıyorum demez ki çantayı kafasına geçiresim geldi.

Neyse sonunda bu hafta da bitti ve ben yarın Tekirdağ'a geri dönüyorum. Dönüp dolaşıp tekrar oraya.

İyi geceler herkese !